Bir sabah aşk çocuğumun meraklı parmakları yüzümde anlam bulurken uyanmak istiyorum. Sadece uyanmak değil; gerçekten sevilerek, istenerek, beklenerek doğmuş bir çocuğun gözlerine bakmak istiyorum. “Benimle büyüyüp benimle büyütür müsün?” diye başlayan evlilikler yetmişlerde, seksenlerde, maksimum doksanlarda kaldı. O yıllarda en azından bir umut vardı, bir birlikte yaşlanma hayali.
İki binlerde ise bütün evlilikler toksik değil belki ama çoğu toksik. Çoğu evlilik mutsuz. Çoğu boşanmayla sonuçlanıyor. Çoğu aldatmayla ilerliyor. Yani daha baştan çürük temelle kurulmuş yapılar bunlar. Sonra bu evlerin içine çocuk doğuyor. Ve biz dönüp “Bu çocuk neden böyle?” diye soruyoruz.
Cevap çok basit: Çünkü sevgiyle kurulmamış bir düzenin içine doğuyorlar. Karşılıklı sevgiye dayanmayan bir ilişkide doğan her çocuk, maalesef bu toplumun kanayan yarası oluyor. Burada sorun çocuk değil. Asla çocuk değil. Çocuk tertemiz geliyor dünyaya. Kirli olan, bozuk olan, çürümüş olan sistem.
O yüzden çocukları değil, ebeveynleri değiştirmemiz gerekiyor. Ama bunu nasıl yapacağız? Hiçbir güven vermeyen hükümet mi çözecek bu işi? Sanmam. Toplumsal baskı denilen o aptal aptal “el âlem ne der” lafları mı? Daha da batırıyor zaten. İnsanlar mutlu olmadığı halde evleniyor, sevmediği halde katlanıyor, istemediği halde sevişiyor. Sonra da sırf soruluyor diye çocuk yapıyor.
Bak net söylüyorum:
Sevmeden evlenmeyin.
Mecbur kalıp sevişmeyin.
El âlem soruyor diye çocuk yapmayın.
Çünkü bir çocuğun omuzuna zorunlu çiftleşmelerin sonucunu, korkularınızı ve mutsuzluğunuzu yüklemek… Bu aşk değil. Bu fedakârlık değil. Bu bildiğin ruhsal şiddet.
Sonra büyüyünce o çocuğa “niye böylesin?” diye soruyorsunuz.
Siz nasılsanız o da öyle.
Aynaya bakmak varken çocuğu suçlamak kolay geliyor.
Mesele çocuk doğurmak değil.
Mesele insan yetiştirmek.
Ve insan olamayanın, insan yetiştirmeye kalkması…
İşte asıl felaket tam da burada başlıyor.
15–16 yaşındaki bir çocuğun cebinde bıçak varsa, mesele “çocuk” değildir artık. Orada koskoca bir sistem çökmüştür. O öldürme güdüsü gökten inmiyor; evden, sokaktan, izlediğinden, maruz kaldığından geliyor.
Bu çocuklar neye özeniyor?
Şiddetin normalleştirildiği dizilere,
kahraman gibi sunulan mafyalara,
“erkeklik” diye pazarlanan zorbalığa,
sosyal medyada alkışlanan karanlığa.
Kimse onlara “güç başka bir şey” demiyor.
Kimse “can kutsaldır” öğretmiyor.
Çünkü öğretmesi gerekenler kendi konforuyla meşgul.
Asıl acı olan şu:
Sorumluluk almak yerine sussun diye çocuğun eline telefon, tablet veren bencil bir yetişkinlik var.
“Ben rahat edeyim” diye çocuğu ekranlara teslim eden bir anlayış.
Biz çocukken tek ilgi alanımız TV’deki reklamlardı.
Şimdi çocukların dünyası telefon.
Rol modelini oradan seçiyor.
Ne izlediğini kimse bilmiyor,
kime özeniyor kimse umursamıyor.
Masum bir çocuğun eline sınırsız ekran veriyorsan,
sen o çocuğu her konuda zehirliyorsun.
Sonra da dönüp “Bu çocuk neden böyle oldu?” diye soruyorsun. Masum bir çocuğun eline sınırsız ekran veriyorsan,
sen o çocuğu sadece zehirlemiyorsun;
onu kendi ellerinle karanlığa bırakıyorsun.
Ve bir gün o karanlık büyüyüp can aldığında…
Çocuğunla birlikte affedecek misin kendini?
Karşı taraf için gerçekten üzülecek misin?
Yoksa aynaya bakıp
ne kadar değersiz,
ne kadar sevgisiz,
ne kadar sorumsuz bir mahlukat olduğunu kabul edebilecek misin?
İşte asıl sınav o gün başlayacak.
Ama o gün geldiğinde,
artık çok geç olabilir.










