ÖMER FARUK ALTIN / EGE’YE BAKIŞ – TBMM’de 10 Temmuz’da yapılan oylama sonucunda, turizm işçilerinin hafta tatili uygulamasında değişiklik yapıldı. Turizm işletme belgesi almış konaklama tesislerinde çalışan işçiler, 10 gün aralıksız çalıştırılabilecek; 11’inci gün ise haftalık izin haklarını elde edecekler.
Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Halkın Kurtuluş Partisi İzmir İl Başkanı Tacettin Çolak, iş hukuku, sendikalaşma ve Meclis’teki sol partilerin oylamaya katılmamasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“İŞ KANUNU’NDAKİ HAFTALIK İZİNLER PRATİKTE KEYFİ OLARAK UYGULANIYOR”
Normal zamanlarda bile 46’ncı maddenin tam bir şekilde uygulanmadığını dile getiren Çolak, “4857 sayılı İş Kanunu temel bir kanundur. İşçiler ve işveren arasındaki çalışma düzenini ortaya koyan genel bir kanundur. Dolayısıyla orada, bana göre, işçilerin çalışma koşulları, ücretleri, hafta tatilleri ile ilgili modern hukuktaki Batı standartlarında bir düzenleme yok. Bu haliyle bile İş Kanunu’nda işçi aleyhinde düzenlemeler söz konusudur. Buna rağmen işverenlerin keyfi uygulamalarını denetim altına alan ve onlara belli sınırlamalar getiren bir kanundur. Aslında iş hukukunda da işçiyi koruma felsefesi egemendir. İşveren güçlüdür; onun karşısında zayıf olan işçiyi koruma amaçlı hükümler gerekir. Dolayısıyla İş Kanunu’nda yürürlükte olan hafta tatili, 46. maddeyle getirilmiştir. Maddeye göre, altı gün çalışan işçiler yedinci gün yirmi dört saat dinlenme hakkı elde ederler. Pratikte bu bile tam uygulanmaz. Neden uygulanmaz? İşverenler, hizmet sektöründe olsun, sanayide olsun, hafta tatili yaptırılmadan çalıştırır; hatta işverenler kafalarına göre hafta tatili yaptırır. Bunu da denetleyen bir mekanizma yoktur. Dolayısıyla İş Kanunu’ndaki haftalık izinler pratikte keyfi olarak uygulanıyor” ifadelerini kullandı.
“BURADA TURİZM BAKANI’NIN TURİZM ŞİRKETLERİ OLAN BİR PARA BABASI OLMASI ETKİLİ”
Yapılan bu değişikliğin Turizm sektöründeki patronları rahatlatmak amacıyla yapıldığını ve işçilerin çalışma şartlarını daha da kötüleştirdiklerini ifade eden Çolak, “7553 sayılı torba kanunla turizm sektörüne bir ayrıcalık getirdiler. Muhtemelen burada da Turizm Bakanı’nın kendi otelleri, turizm şirketleri olan bir para babası olması etkili. O sektördeki patronları rahatlatmak amacıyla, pratikte zaten doğru dürüst uygulanmayan bir düzenlemeyi, turizm işçileri yönünden de daha da kötüleştirdiler. Örneğin turizm sektöründe sezon çalışmaları vardır. Yılın 12 ayı çalışma olmaz. Yılın tamamını çalışamayan bir işçinin, kalktılar hafta tatillerine de göz diktiler. 7553 sayılı kanunla getirdikleri düzenlemelerde de doğrudan "10 gün çalışır, bir gün izin yapar" diye bir düzenleme yok. 46. maddeye bir cümle ekleyerek, buradaki sürelerin dört gün içinde kullandırılabileceği şeklinde, tam anlaşılmayan bir düzenleme getirdiler. Zaten turizm sektörü denetimsiz bir sektördür. Oradaki işverenlerin birçoğu da mafyatik ilişkilere karışmış insanlardır. Hatta şunu da söyleyebiliriz: Turizm, yaygın kara paraların aklandığı bir sektördür. Bunlar da denetlenmez yani. Dolayısıyla burada, işçilerin daha çok çalıştırılıp daha az parayla, onların iş gücünden daha fazla artı değer elde edilmesi amaçlanıyor. Şimdi, o sektörün en önemli handikaplarından birisi de sendika yokluğudur. Turizmde sendika olan iş yerlerinin sayısı, resmi kurumlar dışında neredeyse sıfırdır. Sendikasız çalışılan bir sektörde işçiler sömürülüyor. İnsanın iş gücünü yeniden elde edebilmesi için dinlenmesi, beslenmesi gerekir. Sadece işçinin bireysel varlığından bahsediyorum. İşçi aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Ailesi var, çocuğu var, çevresi var. Sadece dinlenmek ve beslenmek değil; kültürel faaliyetlerde de bulunması gerekir. İşçi sınıfımız, Orta Çağ’ın köleleri şeklinde çalıştırılıyor. Genel anlamda Türkiye’de bakış açısı budur” şeklinde konuştu.
“TÜRKİYE’DE BİR SENDİKALAR FACİASI VAR”
Türkiye’deki sendikalara yönelik değerlendirmelerde bulunan Çolak, duruma ilişkin “Türkiye’de bir sendikalar faciası var” ifadelerini kullanarak şu açıklamalarda bulundu:
“En son kamu çalışanları... Örneğin onlar da sendikalı ama sarı sendikanın elinde tutsaklar. Türk-İş’e bağlı sendikalarda örgütlüler ama hükümetin teklif ettiği komik zamlar karşısında hâlâ pasifler. Tayyip’in ağzından çıkabilecek bir iyileştirme sözünü uman bir sendika önderlikleri var. Sendikalı olan yerlerde bile işçi sınıfı Orta Çağ’ın köleleri gibi çalıştırılıyor. Türkiye’de bir sendikalar faciası var. Dediğim gibi, gerçek anlamda işçi sınıfına, bilimine yani sosyalizme inanmayan; sendikacılığı meslek edinen ve sendikacılıktan kendi kişisel çıkarları anlamında büyük rantlar edinen bir çevre oluşmuş durumda. Bunun bayraktarlığını da Türk-İş ve Hak-İş çekiyor. Dolayısıyla Türk-İş ve Hak-İş’in sendikalarında işçi sınıfının çıkarları önde tutulmaz, işverenlerin çıkarları önde tutulur. Zaten kamu işyerlerinde bile asgari ücrete yapılan artışlar, toplu sözleşmelerde yapılan artışlarla arada bir dengelenir. Şimdi, bu DİSK’e bağlı sendikaların içerisinde de sarı sendikalar var. Demin dediğim anlamda, sendikacılığı meslek edinenlere sarı sendikacı deniyor. Bu sarı sendikalar, örneğin ellerindeki sendika koltuklarını kaybetmemek için her türlü ihaneti yaparlar ve normal yaşamda da — mesela fabrikada çalışırken sıradan bir işçi gibi yaşarken — sendikacı olduktan sonra, sendikadaki ayrıcalıklardan yararlandıkları için işverenleri ürkütmemek adına etkisiz kalıyorlar”
ÇOLAK’TAN SENDİKADAKİ SORUNLARA ÇÖZÜM ÖNERİSİ!
Sendikalardaki sorunlara çözüm yolları sunun Çolak, konuşmasına şu ifadelerle devam etti:
Sendikalar faciasının aşılmasının iki tane yolu vardır. Bir tanesi; sarı sendikacılığı besleyen en önemli kaynak, sendikalara giden aidatın otomatik olarak işveren tarafından kesilip sendikanın hesabına yatırılmasıdır. Buna “Çekov Sistemi” denir ve sarı sendikacılığı besleyen en önemli kaynaklardan biridir. Yani sendikacı, işçiyle hiç muhatap olmadan, parasını işveren eliyle kendi hesabına aktartır. Dolayısıyla grev yapmayan, direniş yapmayan sendikaların bir harcaması da olmaz; onlar da bunu kendi kişisel çıkarları için kullanırlar. Bu sistemin ortadan kalkması için, aidatların elden toplanması, bizzat işçiler tarafından yatırılması lazımdır. Böyle bir durumda, ayda bir de olsa sendikacı ile işçi arasında bir görüşme, bir iletişim sağlanacaktır. Bir bağ kurulacaktır.
İkinci kaynak, sendikacıların maaşlarının sınırsız olmasıdır. Veya sendikaların genel kurullarında alınan kararlarla devasa boyutlarda — örneğin, şu an 150-200 bin TL alan sendikacılar var — maaşlar belirlenmektedir. Böyle bir sömürü ağı kurulmuş durumda. Orada da ne yapılması lazım? Sendikacının, kendi üyelerinin, işçi sınıfının dertlerini anlayabilmesi için maaşlarına da sınır getirilmesi lazım. O sınır da şu olmalı: Sendikacı, faaliyet gösterdiği iş kolunda yaptığı toplu sözleşmelerin ortalama işçi ücretlerini geçmemelidir. Bu sınır olmazsa, az önce dediğim gibi, yüksek maaşları kaybetmemek için her türlü taklayı atar. Şu anda Türkiye’de işçilerin kıdem tazminatlarında bir tavan vardır. Ücretin ne olursa olsun, o kıdem tazminatının tavanını aşamazsın. En son Temmuz ayında aştı; önceden 48 bindi, şimdi 53.919 TL. Yani ücretin aylık 500 bin de olsa, kıdem tazminatında maksimum alacağın 53 bin lira. Ama sendikacılar emekli olduktan sonra ya da sendikadan ayrıldıktan sonra onlarda “hizmet bedeli” diye bir ödeme var. Genel kurul kararlarıyla bunu arttırıyorlar. Kıdem tazminatı tavanına bağlı kalmaksızın, hizmet ödeneği adı altında kıdem tazminatı alıyorlar. Bu da sarı sendikacılığı besleyen bir şeydir.
“SENDİKACILARIN BECERİKSİZ VE KALİTESİZLİĞİ SAYESİNDE”
Geçtiğimiz aylarda İzmir’de DİSK ile Belediye arasında yaşanan kriz sonrasında yaşanan grevlere yönelik değerlendirmelerde bulunan Çolak, “Geçtiğimiz günlerde İzmir’de bir grev yaşandı. Orada bile ellerine yüzlerine bulaştırdı sendikacılar. Neden? DİSK’e bağlı bir sendikada adam eşi dahil olmak üzere onlarca insanı işe yerleştirmiş. Nasıl yerleştiriyorsun? İşverene rica ediyorsun. İşverene rica ederek yakınını işe yerleştirdin mi, toplu sözleşme masasında işveren karşısında güçlü olabilir misin? Bunu yapan da DİSK’e bağlı sendika. Nitekim de bak, grevde normalde sevilmeyen bir belediye başkanı, haksız yere işçilerin temel hakkını haksız şekilde eleştirerek işçileri halkın gözünde şeytanlaştırarak kendine itibar topladı. Kimin sayesinde? Sendikacıların beceriksiz ve kalitesizliği sayesinde” dedi.
“BUNUN ADI SAHTE SOLCULUK YAPMAKTIR”
Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP) gibi sol partilerin kanun meclisten geçerken oylamaya katılmamasına da tepki gösteren Çolak, “Bir de halkın gözünün boyandığı, kül serpildiği siyasi ortamda kendine “sol” deyip, “sosyalist” ya da “işçi partisi” deyip piyasada dolaşan insanlar var. Bunlar da gerçek sosyalist değil. Doğada her şeyin bir gerçeği, bir de sahtesi vardır. HKP gerçek anlamda sol ve sosyalist bir partidir. Ama TİP’tir, EMEP’tir, DEM şemsiye içinde saklanan sol partiler sahte soldur. Geçmişte de, NATO oylamasında da aynı tavrı aldılar bunlar. Mecliste çıkan 7553 sayılı kanun oylanırken, TİP’in hiçbir milletvekili mecliste değil. EMEP’in iki tane vekili var; onlar da mecliste değil. DEM’den de büyük bir oranda milletvekilleri mecliste değil. TİP ve EMEP’in kendi öz gücüyle halka kendini anlatıp ülkedeki barajı aşıp bir milletvekili çıkarması söz konusu değil. DEM şemsiyesi, PKK şemsiyesi altında Kürt oylarına yaslanarak, DEM’cilerin verdiği ulufelerle bir milletvekili çıkardılar. En önemli mücadele alanlarından birisidir meclis kürsüsü. Dolayısıyla bu olayda turizm işçilerine reva görülen o kölelik yaşam biçimini teşhir etmek gerekirken, “Benim ne olacak? İki oyum var, üç oyum var,” mantığı yanlıştır. Hele bir devrimci, bir sosyalist için tamamen oportünizmdir, revizyonizmdir. Bunun adı sahte solculuk yapmaktır. Yoksa orada kalsalardı, komisyonlarda bunlar görüşülürken, genel kurulda kanunlaştırılırken bunun teşhirini yapsalardı, kamuoyunun gündemine girerlerdi” dedi.
“SEVRCİ, SOYTARI, SAHTE SOL”
Çolak konuşmasını şu ifadelerle noktaladı:
“Esasen bunların NATO’culukları da var. Finlandiya’nın NATO’ya girişinde de yoktu bu TİP’li ve EMEP’li milletvekilleri. Ama orada olmamaları da farklı. Zaten DEM demek, Amerikancı Kürt hareketi; NATO’cu bir hareket. PKK, NATO’yu savunuyor. Hatta bizzat eski HDP’li bir yönetici, NATO’da yönetici düzeyinde temsil etti Türkiye’yi. Dolayısıyla Amerikancı, NATO’cu bir parti içerisinde yer aldıklarından, merkezi karar aldı: “HDP desteklenecek, Finlandiya’nın NATO’ya girişine karşı çıkılmayacak.” NATO’ya bir tane bile “hayır” oyu vermeyen “sosyalist”, emekçi halka ihanet etmiş ve yalan söylemiş demektir. Dolayısıyla, biz genel başkanımızın da yıllardan beri yaptıkları değerlendirmelerde bunlara yaptığı teşhis: Sevrci, soytarı, sahte sol. Çünkü gerçekten mecliste 10 tane milletvekili çıkmaz mı, halkın çıkarını savunan? Bütün partilere baktığımızda Amerikancı bir eksende siyaset yapıyorlar. TİP ve EMEP de aynen bunu yapıyor. Zaten sen Amerikancı Kürt hareketinin desteğiyle meclise girmişsen, bağımsız bir siyaset yapamıyorsan, meclisteki tavırlarını da hep Amerikancı Kürt hareketi belirliyorsa... Dolayısıyla kendisine “işçi partisiyim” ve “sosyalistim” diyenlerin de Amerika’ya hizmet ettiklerinin somut bir kanıtı da bu turizm işçilerinin hafta tatili sürelerinin arttırılmasındaki tavırları göstermiş oldu”