Recep Kavlak yazdı: Gelecek ve Gelecek Düşüncesinin Türkiye Perspektifinde Değerlendirilmesi

Recep Kavlak yazdı: Gelecek ve Gelecek Düşüncesinin Türkiye Perspektifinde Değerlendirilmesi
08 Nisan 2021 - 11:47 - Güncelleme: 08 Nisan 2021 - 12:08
Makro (Ulusal ) Değerlendirme
                
Gelecek Düşüncesi Açısından Değerlendirme

Türkiye, dışarıdan bakıldığında gerçekten çok kötü durumdadır. Uluslararası
rekabet düzeyi sıralamasında 49 ülke içerisinde 46. sıradayız.

Geleceği kazanmak için değişim kaçınılmazdır. Türkiye , sürekli kendine “benim yeri gelecekte nerede olmalı” sorusunu sormalıdır. Geleceği tevekkülle beklemek yerine onu tercihlerimiz doğrultusunda yeniden şekillendirmek zorundayız. Gelecek için gereken petrol,bor , su ve diğer önemli kaynakların hepsi aslında ülkemizde mevcut. Tek gereken bu kaynakların etkin kullanımı ya da kullanacak insanlardır. Gelecek için gerçekçi bir yol haritası ve öncelikleler listesi yapmalıyız. Siyasi mimarimizi değiştirip iç barışı sağlamalıyız. İnsana,teknolojiye maximum yatırım yapmalıyız. Uluslararası rekabet
gücümüzü artırmalı ve dış ilişkilerde yeni düzenlemelere gitmeliyiz.
                  
Ben burada Türkiye için bazı saptamalar yapmak istiyorum. Bu saptamalarım mevcut durumun ne olduğu ve ne olması gerektiğinin anlatılmasıdır. Öncelikle ekonomiyi ele alırsak mevcut durum;

 
  1. Büyük, Hantal ve Şeffaf Olmayan Kamu Kesimi: Ülkemizde, kaynak yaratmak yerine
    kaynak tüketen bir kamu kesimi söz konusudur.
    2. Büyük Sosyal Güvenlik Açıkları: Emekli aylıklarını bugünkü çalışanlara ödeten zihniyet
    devam etmekte; ancak sigortalı çalışanların primleri emekli masraflarına yetmemektedir.
    3. İstikrarsız Yasal Ortam: Ekonomiyi yöneten yasal ortam, keyfi bir şekilde ve sıkça
    değiştirilmektedir. Yatırıma başlandığında kararlara temel oluşturan ortam, yatırım
    tamamlandığında değişebilmektedir.
    4.Yüksek Enflasyon: Enflasyon gerçek olmayan bir şekilde sektörler arası kaynak
    değişimlerine neden olmakta, bu şekilde istikrarsızlık artmakta ve yatırım kararlarının
    alınması güçleşmektedir.
    5. Bozuk Gelir Dağılımı: Bozuk gelir dağılımı, ekonominin sağlıklı gelişimini
    engellemektedir.
    6. Mali Piyasalar: Henüz genç, derinliği az ve yasal yapısı yetersiz olmakla birlikte,
    ülkemizde mali piyasalar gelişmekte ve kurumsal ve bireysel yatırımcılarımız bu
    piyasaları kullanmaktadır.
    7. Sanayide Çeşitlilik: Türk sanayim, çeşitlilik açısından oldukça gelişmiş durumdadır.
    Hemen her malin ülkemizde ekonomik olarak üretilmesi mümkündür.
    8. Krize Dayanıklı ve Girisimci Özel Sektör: Özel sektörümüz, 1994 yılından beri sık yaşanan ekonomik krizleri başka ülkelerde kolayca başarılmayacak şekilde az zararla atlatmasını bilmiştir

Gelecekte olması gereken veya özlemini çektiğim ekonomi ise şöyledir;

1. Etkinleştirilmiş Rekabet Kurulu: Piyasalara giriş ve çıkıştaki tüm engeller kaldırılırken, her türlü tekelci eğilim Rekabet Kurulu tarafından engellenecektir.
2. İstikrarlı Yasal Ortam: Kuralları bugünden yarına değişmeyen, herkesin bildiği ve herkese eşit olarak uygulanan bir yasal ortam sağlanacaktır.
3. Ekonomide Daha Az Devlet: Devletin ekonomideki varlığı, çok ender bazı stratejik konular ve özel sektörün yatırım yapmadığı kamu hizmet ve mali üretimi ile sinirli olacaktır. KİT’ler ve devlet bankaları, şeffaf ve hızlı bir biçimde özelleştirilecektir.
4. Sıfır Enflasyon: Enflasyon, fiyatlardaki değişimin yalnızca piyasa tarafından belirleneceği şekilde sıfırlanacaktır.
5. Kayıt Dışı Ekonomiye Son: Haksız rekabete neden olduğu için, kayıt dişi ekonominin önünü kesecek tüm tedbirler alınacaktır.
6. Şeffaf Ve Etkin Mali Kurumlar: Ülke kaynaklarının kullanımında aracılık görevi gören mali kurumların, bu gücü denetimli olarak kullanmaları sağlanacaktır.
7. Yabancı Sermayeye Olanak: Katma değer yaratıcı ve istihdam sağlayıcı yabancı sermaye, kalkınmamıza katkı sağlayacaktır.


Siyasetimizde de artık insanlarımız popülizme geçit vermiyor . yıllardır popülizmle kandırılan ve bugünlere gelen halkımız artık düşünüyor ve kendisinden önce çocuklarının geleceği için çalışıyor. Ancak bu duygunun ülkenin geleceği ve bu ülkede yaşayan tüm insanların geleceği için çalışmaya dönmesi arzumdur. Son 20 yılda çok şey öğrendik. Artık halkımız popülist yaklaşımlara yüz vermiyor. Kitle iletişim araçları iyiyi de kötüyü de anında sergileyiveriyor. Yüzyıllık Kızılay’a karşılık bir avuç gencin AKUT’U alkışlanıyor. Türkiye’nin önemli bir rejim sorunu yok. İnsan kaynakları yeterli. Avrupa Birliğine aday bir ülkeyiz. O halde geçmişte yasadığımız hataları tekrarlamazsak 2000’lerde siyasi istikrarsızlığı asabilir ve dolayısıyla ülkemizi yeniden güçlendirebiliriz. Bunun için de öncelikle dağılan siyasi merkezin yeni bir paradigmaya dayanarak tarifi, oluşturulması ve toplum tarafından benimsenmesi gerekiyor. 2000’li yıllarda Türkiye'nin ihtiyacı olan vizyon normalleşmedir. Yani aslında geçmişte yapılan hatalardan ders alıp geçmişi bir tarafa bırakıp geleceğe bakmalıyız.

Madem değişim kaçınılmaz o halde “değişimin ana unsurları, dünya koşullarında yeniden tanımlanacak yerimiz, reformların hangi sırayla gündeme getirileceği, atılacak adımların zamanlaması, yönetimi, toplumun geniş kesimleri ile ortak anlayış noktalarının çıkartılması ve uygulamanın izlenmesi nasıl olmalı?” gibi sorulara vakit geçirmeksizin yanıt aramak zorundayız. Sonbahar rüzgarında bir o yana bir bu yana savrulan yaprak misali kendimize kimlik, rol ve konum aramamak için ayakları yere basan berrak bir stratejik vizyon geliştirmeliyiz. Geleceği tevekkülle beklemek yerine onu tercihlerimiz doğrultusunda şimdiden biçimlendirmeye başlamalıyız. Çok uzaklarda görünüyorsa da stratejik “Türkiye Vizyonu” için hedef olarak Cumhuriyetimizin yüzüncü kuruluş yıldönümüne denk düşen 2023 seçilmesi kitlelere istikamet göstermek, motivasyon sağlamak bakımından elzemdir. Böylesi bir vizyon çalışması tarımdan eğitime, yabancı yatırımlardan bilgi ekonomisine, dış politikadan su sorununa, sürdürülebilir kalkınmaya, güvenlik mimarisinden kent planlamasına, AB üyeliğinden alternatif enerji kaynaklarına, kültürel yenilenmeye kadar uzanan geniş bir menzilde değişen dünyanın ve değişemeyen Türkiye’nin fotoğrafını çekmeye, geleceğe dönük görüş ve önerileri, kestirimleri paylaşmaya çalışmalıdır.

Kapsamlı “Türkiye 2023 Vizyonu”nu elbette ki tek bir kişinin, araştırmacılar ekibinin ya da siyasi grubun tasarlaması, savunması ve geniş kesimlere benimsetmesi mümkün değil. Basında birkaç gün yer işgal ettikten sonra ömrü dolan cicili bicili raporlara ihtiyacımız yok. Böyle bir vizyonun kendi başına ülkenin sorunlarına çözüm getireceğini iddia etmek
de nahiflik olur.


Adım bu öncelikleri nasıl gerçekleştirilebileceği de somut önlem, proje ve icraat takvimine bağlamalıyız. Amaç, stratejik hedeflerimizi, önceliklerimizi gerçekleştirmek için kurumsal,
hukuksal, teknolojik ve insan gücü altyapısını şimdiden hazırlamaktır. Bu tür egzersizlerde yalnızca bilimsel olma kaygısını ön planda tutarsanız sürecin önünü tıkarsınız. Köklü değişimleri ancak belli kalıpların esiri olmayan, aykırı, yaratıcı, cesur beyinler ortaya koyabilir. Düşünce özgürlüğü sadece siyasi sistemin demokratik vasfının olmazsa olmaz koşulu değil aynı zamanda ülkedeki yaratıcılığın ve yenilenmenin de önde gelen gereklerinden birisidir. Her soruna aynı anda saldırarak, mevcut kurulu yapıları hallaç pamuğu gibi attırarak sonuç almak mümkün değil.


Önemle üzerinde durulması gereken bir gerçek daha vardır. O da Huntington ve Fukuyama’nın tezlerinde öne sürdükleri ve gerçek anlamda gerçeklik paylarının çok olduğu batının egemen olacağı düşüncesidir. Ben bu düşüncelere Türkiye’nin yararı açısından bakmak istiyorum. Bugün İslam toplumlarına baktığımızda birçoğunda iç çatışmalar, sapık inançlar, İslam’ı gerçek olmayan bir şekilde yaşamalar , diktatörler, zengin yöneticiler fakir halklar görmekteyiz. Özellikle Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu durum İslam dini ve  toplumları açısından çok vahimdir. Burada hüküm sürmekte olan Vahhabilik mezhebi İslam’ın tamamen dışında olan ve buralardaki gerçek İslam bilginlerinin konuşmasını, gerçek bilgileri vermesini engelleyen bir mezhep ve idaredir. Ben bu bağlamda Amerika’nın ve batının bu inanışı oradan kaldırmaya yönelik Türkiye’nin söylemlerine destek vermesi gerektiğini ve bunun için ne yapılması gerekiyorsa yapılmasını, Türkiye’nin de içerisinde yer almasını uygun buluyorum. Kesin görülen bir durum var ve bu durumda dünyada birçok insan fakir ve birbirleri ile sürekli Suudilerin ve birleşik Arap emirliklerinin kışkırtmaları ile savaşmaktadırlar. Çünkü bu mezhebin İslam’ın çıktığı yerden kalkması gerçek İslam bilginlerinin çıkmasını ve İslam’ın buralarda da gerçek anlamıyla yaşanmasını sağlayacaktır. Ancak ABD’nin ve diğer devletlerin menfaatçi olacağı ve aslında yüzyıl önce bu mezhepleri bunların kurdurduğu unutulmamalıdır ve bu gerçek tüm dünyaya açık şekilde gösterilmelidir. Aslında dünyanın halklarının fakir olmasının ve birbirini sevmemesinin birbirine önyargılı olmasının aslı sebebi budur. Tüm dünya halkları uyandırılmak zorundadır.  Dünyayı birkaç büyük devlet yönetememelidir. Çok kutuplu dünyaya geçiş Türkiye‘nin liderliğinde gerçekleşmelidir. Bu topraklardaki irili ufaklı birçok kabile ve aşiretleri yani yüzyıl önce istihbarat  yapılanmalarımızın uyuttuğu yapılanmalarımızın artık uyarılması ve tek bir amaç etrafında gerekirse bir ordu şeklinde birleştirilmelidir. Bu her ne kadar emperyalist yapılanmaları şoka uğratıp onların daha da saldırganlaşmasına hatta onların coğrafyada farklı terör örgütlerine direk yada dolaylı destek vermelerine sebep olacak olsa da bu artık Türkiye’nin dünyada lider ülke konumuna gelmesi için elzemdir. Tüm bunları yaparken devlet içinde devlet yapılanmaları olan mafya , ordu ve siyasete yön veren rantiyeci ve faizci iş adamlarının tasfiyesine hız verilmeli ve özellikle dine hizmet etmek olan aslı görevlerini bir tarafa koyan amacından sapmış yurtdışı  emperyalist güçlerle hedefe giden her yol mubahtır anlayışında olan dini cemaat yapılanmalarını tasfiye etmek ayrıca çok önemlidir. Ordu ise gerçek kimliğine geçmelidir. Ordu savaşır siyasete karışmamalıdır. Ordunun kendine güveni sağlanmalıdır. Bunun yolu da devletin kendi kendine yetmesidir. Ayrıca yerli silah üretimine çok ciddi ağırlık verilmelidir. Kendi silahını üretemeyen ülkelerin başarılı olması mümkün değildir . Bu yaklaşımlar  tamamen Türkiye’nin lehine bir durum oluşturacaktır. Çünkü bu toplumları tek bir amaç veya birlik etrafında toplayabilecek gerçek birikim Türkiye’dedir. Bu Türkiye için tarihi ve kaçınılmaz bir süreç olacaktır. Görünen o ki Türkiye yakın gelecekte tabii ki oyunlarını iyi oynamak şartıyla dünyanın lideri konumuna gelebilecek potansiyele sahiptir. Şu anda dünyadaki serbestlikten gelenekçiliğe dönüş sürecinde Türkiye’nin şeffaflık ve serbestçiliğe dönüş çalışmaları gelecek açısından umut vermektedir. Ancak bu sürecin çok iyi yönetilmesi ve kurallarının kesinlikle belirlenmesi gerekmektedir.
 

Yazının devamı 15 Nisan Perşembe...
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum