ÖMER FARUK ALTIN/EGE’YE BAKIŞ – 15 Temmuz 2016 tarihinde Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün hain darbe girişiminin 9’uncu yıl dönümünde Siyaset Bilimci Dr. Zekiye Seda Sönmez, Türkiye’de yaşanan darbe süreçlerine ve demokratik kazanımlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Sönmez, Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında otoriterleştiğine vurgu yaparak, “15 Temmuz gecesi gösterilen toplumsal direnç önemliydi, ancak bu direncin sonrasında gelen sistemsel dönüşüm, katılımcı demokrasi yerine merkezileşmiş bir otoriterliğe yönelmiştir. Demokrasi, sadece seçimlerle değil; hukuk devleti, ifade özgürlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kurumların bağımsızlığıyla mümkündür” diye konuştu.
“MİLİTARİST HER DARBE, ÜLKEYİ HUKUK DEVLETİNDEN BİRAZ DAHA UZAKLAŞTIRMIŞTIR”
Askeri darbelerin demokratik kurumların zayıf olduğu ülkelerde ortaya çıktığı ve bu süreçlerin finansal krizleri de derinleştirdiğine değinen Sönmez, “Askeri darbeler özellikle demokratik kurumların zayıf olduğu ülkelerde siyasi kutuplaşmaların oluşmasıyla beraber büyük bir açmaza sürüklenirler ve bu süreçler ekonomi politik açısından da ciddi finansal krizlerin derinleştiği süreçleri beraberinde getirmektedir. Bu dönemlerde zaman zaman hukuk devletinden uzaklaşıldığı görülmüştür. Bu da pek tabi ülkelerde meşruiyet krizlerini de beraberinde getirmektedir. Bunun yapısal faktörleri olduğu gibi ordu eliyle de yapılan bir takım darbe girişimleri de söz konusu olmaktadır. Özellikle Türkiye’de Ordu salt güvenlik ekseninde değil, devletin resmi ideolojisini koruma kalkanı da üstlenmiştir. Pek tabi bu da yapılan darbelere meşru bir zemin hazırlama yöntemi olmuştur. Bir diğer husus da siyasi partilerin zıtlaştırışı ve toplumu kutuplaştıran şekilde takındığı üsluptur. Burada özellikle muhalefet etkisiz olmakla birlikte kuvvetler ayrımı da söz konusu değildir. Böylece ordu bir anlamda hakem rolünü üstlenmeye çalışır. Ülkemizde darbelerin en belirgin olanı askeri darbeler olarak 1960 ve 1980 yıllarında karşımıza çıkmıştır. Burada bir emir ile bir gecede siyasi değişimler meydana gelmiştir ki emir komuta zinciri içinde meydana gelmiş darbelerdir. Pek tabi askeri darbeler Türkiye’de demokrasinin zayıflamasına yol açmıştır. Militarist her darbe ülkeyi hukuk devletinden biraz daha uzaklaştırmıştır” ifadelerini kullandı.
“DEMOKRASİ, KENDİ HATALARINI DÜZELTME KAPASİTESİNE SAHİP TEK SİSTEMDİR”
“En kötü demokrasi en iyi darbeden daha iyidir” sözüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Sönmez, “Bu söz biliyorsunuz Alpaslan Türkeş’e aittir. Sivil siyasetin önüne set çekilmesi ile bu mekanizmanın artık işlemez olduğu bir anlayışın sembolüdür. Darbe süreçleri her zaman halk iradesini yok etmiştir diyebiliriz. Bu süreçler de tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Çünkü sadece temel hak ve özgürlükler kısıtlanmakla kalmamıştır; ülkemizde özellikle 1980 darbesinde binlerce vatandaşımız işkence görmüş ve idamlar meydana gelmiştir. Kaldı ki demokrasinin olmadığı yerde yargı bağımsızlığından da söz etmek mümkün olmamaktadır. Bu bağlamda, sözün özünde haklılık payı vardır. Çünkü demokrasi, kendi hatalarını düzeltme kapasitesine sahip tek sistemdir. Neticede Robert Dahl’ın dediği gibi demokrasi; vatandaşların yönetime katılabildiği, özgür seçimlerin yapıldığı, siyasal eşitliğin gözetildiği ve farklı çıkar gruplarının bir arada var olabildiği bir rejimdir. Dahl için demokrasiler kusurlu olabilir (örneğin elitlerin baskın olması, katılım eksikliği vs.) ama bu rejim içinde reform yapılabilir, halkın iradesiyle değişim mümkündür. Oysa darbe yönetimlerinde toplumsal denetim yoktur, meşruiyet zayıftır ve hesap verebilirlik ortadan kalkar. Bu yüzden Dahl açısından değerlendirildiğinde, evet: “En kötü demokrasi bile, en iyi darbeden iyidir.” Çünkü demokrasi içinde katılım ve düzeltme imkanı vardır. Darbe ise doğası gereği halkın iradesini askıya alır. Bu açıdan bakıldığında bir rejimin demokratik olması, halkın yönetime katılımı, yöneticilerin seçilebilir ve görevden alınabilir olmasıyla ilgilidir. Bu nedenle bence de Dahl’dan mülhem “Darbeler demokratik gelişmenin düşmanıdır. Reform yapılacaksa bu demokrasi içinde yapılmalıdır”” diye konuştu.
“DEMOKRASİ DARBEYLE BOZULMAZ, ZAYIF BIRAKILDIKÇA DARBEYE DAVETİYE ÇIKARIR”
“Sizce Türkiye’de demokrasiyi darbeler mi kesintiye uğratıyor, yoksa zaten köksüz olan bir demokrasi mi darbeye davetiye çıkarıyor?” sorusunu cevaplayan Sönmez şu ifadeleri kullandı:
“Aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve 1946 sonrasındaki sürece bakacak olursak çok partili sisteme geçiş sağlanmıştır. Pek tabi ordu ile bürokratik elitleri bir araya getiren bir devlet aygıtı demokrasinin toplumsal tabana yayılımını engellediği için çok partili hayata geçiş denemeleri yapılmıştır. ’46 öncesinde kısmen, sonrasında da tamamen başarılı olmuştur diyebiliriz. Sorduğunuz soruya aslında her ikisi de cevabı vermek daha doğru olacaktır. Çünkü Türkiye’de derinleşen demokrasiden uzak kültürün daha da sekteye uğrarken bu köksüzlük durumu darbelere meşru bir zemin yaratmıştır. 1960 ve 1980 darbeleri, anayasal düzenleri sil baştan şekillendirmiş, ancak yeni anayasalarda da vesayet mekanizmalarını tahkim etmiştir. Yargı, medya ve üniversiteler gibi kurumların darbeci söylemlere karşı duramaması, sivil toplumun gücünü azaltmıştır. Dolayısıyla darbe sadece bir “kesinti” değil, aynı zamanda zayıf bir demokrasi kültürünün sonucudur. Demokrasi darbeyle bozulmaz sadece; zayıf bırakıldıkça darbeye davetiye çıkarır.”
GÜNÜMÜZ TÜRKİYE'SİNDE ORDUNUN SİYASETTEKİ ROLÜGünümüz Türkiye’sinde ordunun siyasetteki rolünü değerlendiren Sönmez, “Bu konuda 2000’lerin başında kurulmuş ve hemen akabinde iktidar olan AKP Hükümeti AB reformları süreçleri ile aslında ordunun siyaset arenasındaki yetki ve etkisini ciddi ölçüde azalttı diyebiliriz. Bu süreç sonrasında ordu mensuplarının bazı yetkileri ellerinden alınmıştır. 2003 sonrasında da MGK sivilleşme sürecinde doğru evrilmiştir. Tabi bu süreçleri Balyoz ve Ergenekon davaları süreçleri etkilemiş, yüksek rütbeli komutanlar tutuklanmıştır. Ancak yine de ordunun siyaset üzerindeki etkisinin tamamen bittiğini söylemek yanıltıcı olur. Bunun nedenleri: 15 Temmuz sonrası ordu, doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Bu, geleneksel vesayeti sona erdirirken, yeni bir tür “merkezi kontrol” yarattı. Askeri okulların kapatılması, personel yapısında büyük değişiklikler, profesyonellikten ziyade sadakat esaslı bir ordu profiline geçildiğini gösteriyor. Bu da orduyu siyasetten uzaklaştırmak yerine, siyasallaştırma riski ile karşı karşıya bırakmıştır.
Neticede devletin inşasında merkezi şiddet araçlarını kontrol eden kurumlar belirleyicidir. Türkiye’de bu rolü uzun süre ordu üstlenmiştir. Özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte ordu, sadece bir güvenlik aygıtı değil, ulus-devlet inşasının bizzat öznesi olmuştur. Bu da Türkiye'de ordunun hem kurucu hem de koruyucu rol üstlenmesine neden olmuştur” dedi.
“15 TEMMUZ SONRASI SÜREÇLER OTORİTERLEŞMEYE İŞARET ETMEKTEDİR”
15 Temmuz darbe girişiminden sonraki süreçte Türkiye’nin otoriterleştiğini dile getiren Sönmez, “15 Temmuz 2016 tarihi, ilk kez bir darbe girişimi diyebileceğimiz bir kalkışmanın halkın direnişiyle başarısızlığa uğradığı bir gece olarak demokrasi tarihine geçti. Bir nevi sivil halkın zaferi diyebiliriz. Lakin sonrasındaki süreçler demokratikleşmeden çok otoriterleşmeye işaret etmektedir. Çünkü sonrasında OHAL rejimi ilan edilmiştir. Geçmiş yıllarda Doğu ve Güneydoğu illerimizde acısını çokça çektiğimiz bir rejim bu defa 2016 sonrasında yine görünür hale gelmiştir. Bundan dolayı da on binlerce kişi görevlerinden ihraç edilmiş, yüzlerce medya organı da kapatılmıştır. Ayrıca Kanun Hükmünde Kararnameler ile bir gecede yönetim biçimi değişmiş ve yargı bağımsızlığı ciddi zede almıştır. 2017 sonrasında da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş ile kuvvetler ayrımı tamamen ortadan kalkmıştır. Bundan sonra da parlamento zayıflamış, parlamenter sistem sekteye uğramış, yasama yetkisi büyük ölçüde yürütmeye devredilmiştir. Yani 15 Temmuz’un ardından demokrasiye sahip çıkma iradesi sokağa yansımış gibi görünse de bu irade kurumsal bir demokratik dönüşüme değil, daha merkeziyetçi bir sisteme evrilmiştir. Bu nedenle: Türkiye’de darbeler, demokrasinin kesintiye uğramasına evet yol açmıştır. Hemen akabinde de kendini kurumsallaştırmış ve halkın demokrasiye katılımını zayıflatmıştır. 15 Temmuz gecesi gösterilen toplumsal direnç önemliydi, ancak bu direncin sonrasında gelen sistemsel dönüşüm, katılımcı demokrasi yerine merkezileşmiş bir otoriterliğe yönelmiştir. Demokrasi, sadece seçimlerle değil; hukuk devleti, ifade özgürlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kurumların bağımsızlığıyla mümkündür. Darbeler de, bu unsurlar eksik kaldıkça ortaya çıkma eğilimindedir” diye konuştu.

Askeri darbelerin demokratik kurumların zayıf olduğu ülkelerde ortaya çıktığı ve bu süreçlerin finansal krizleri de derinleştirdiğine değinen Sönmez, “Askeri darbeler özellikle demokratik kurumların zayıf olduğu ülkelerde siyasi kutuplaşmaların oluşmasıyla beraber büyük bir açmaza sürüklenirler ve bu süreçler ekonomi politik açısından da ciddi finansal krizlerin derinleştiği süreçleri beraberinde getirmektedir. Bu dönemlerde zaman zaman hukuk devletinden uzaklaşıldığı görülmüştür. Bu da pek tabi ülkelerde meşruiyet krizlerini de beraberinde getirmektedir. Bunun yapısal faktörleri olduğu gibi ordu eliyle de yapılan bir takım darbe girişimleri de söz konusu olmaktadır. Özellikle Türkiye’de Ordu salt güvenlik ekseninde değil, devletin resmi ideolojisini koruma kalkanı da üstlenmiştir. Pek tabi bu da yapılan darbelere meşru bir zemin hazırlama yöntemi olmuştur. Bir diğer husus da siyasi partilerin zıtlaştırışı ve toplumu kutuplaştıran şekilde takındığı üsluptur. Burada özellikle muhalefet etkisiz olmakla birlikte kuvvetler ayrımı da söz konusu değildir. Böylece ordu bir anlamda hakem rolünü üstlenmeye çalışır. Ülkemizde darbelerin en belirgin olanı askeri darbeler olarak 1960 ve 1980 yıllarında karşımıza çıkmıştır. Burada bir emir ile bir gecede siyasi değişimler meydana gelmiştir ki emir komuta zinciri içinde meydana gelmiş darbelerdir. Pek tabi askeri darbeler Türkiye’de demokrasinin zayıflamasına yol açmıştır. Militarist her darbe ülkeyi hukuk devletinden biraz daha uzaklaştırmıştır” ifadelerini kullandı.

“En kötü demokrasi en iyi darbeden daha iyidir” sözüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Sönmez, “Bu söz biliyorsunuz Alpaslan Türkeş’e aittir. Sivil siyasetin önüne set çekilmesi ile bu mekanizmanın artık işlemez olduğu bir anlayışın sembolüdür. Darbe süreçleri her zaman halk iradesini yok etmiştir diyebiliriz. Bu süreçler de tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Çünkü sadece temel hak ve özgürlükler kısıtlanmakla kalmamıştır; ülkemizde özellikle 1980 darbesinde binlerce vatandaşımız işkence görmüş ve idamlar meydana gelmiştir. Kaldı ki demokrasinin olmadığı yerde yargı bağımsızlığından da söz etmek mümkün olmamaktadır. Bu bağlamda, sözün özünde haklılık payı vardır. Çünkü demokrasi, kendi hatalarını düzeltme kapasitesine sahip tek sistemdir. Neticede Robert Dahl’ın dediği gibi demokrasi; vatandaşların yönetime katılabildiği, özgür seçimlerin yapıldığı, siyasal eşitliğin gözetildiği ve farklı çıkar gruplarının bir arada var olabildiği bir rejimdir. Dahl için demokrasiler kusurlu olabilir (örneğin elitlerin baskın olması, katılım eksikliği vs.) ama bu rejim içinde reform yapılabilir, halkın iradesiyle değişim mümkündür. Oysa darbe yönetimlerinde toplumsal denetim yoktur, meşruiyet zayıftır ve hesap verebilirlik ortadan kalkar. Bu yüzden Dahl açısından değerlendirildiğinde, evet: “En kötü demokrasi bile, en iyi darbeden iyidir.” Çünkü demokrasi içinde katılım ve düzeltme imkanı vardır. Darbe ise doğası gereği halkın iradesini askıya alır. Bu açıdan bakıldığında bir rejimin demokratik olması, halkın yönetime katılımı, yöneticilerin seçilebilir ve görevden alınabilir olmasıyla ilgilidir. Bu nedenle bence de Dahl’dan mülhem “Darbeler demokratik gelişmenin düşmanıdır. Reform yapılacaksa bu demokrasi içinde yapılmalıdır”” diye konuştu.

“Sizce Türkiye’de demokrasiyi darbeler mi kesintiye uğratıyor, yoksa zaten köksüz olan bir demokrasi mi darbeye davetiye çıkarıyor?” sorusunu cevaplayan Sönmez şu ifadeleri kullandı:
“Aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve 1946 sonrasındaki sürece bakacak olursak çok partili sisteme geçiş sağlanmıştır. Pek tabi ordu ile bürokratik elitleri bir araya getiren bir devlet aygıtı demokrasinin toplumsal tabana yayılımını engellediği için çok partili hayata geçiş denemeleri yapılmıştır. ’46 öncesinde kısmen, sonrasında da tamamen başarılı olmuştur diyebiliriz. Sorduğunuz soruya aslında her ikisi de cevabı vermek daha doğru olacaktır. Çünkü Türkiye’de derinleşen demokrasiden uzak kültürün daha da sekteye uğrarken bu köksüzlük durumu darbelere meşru bir zemin yaratmıştır. 1960 ve 1980 darbeleri, anayasal düzenleri sil baştan şekillendirmiş, ancak yeni anayasalarda da vesayet mekanizmalarını tahkim etmiştir. Yargı, medya ve üniversiteler gibi kurumların darbeci söylemlere karşı duramaması, sivil toplumun gücünü azaltmıştır. Dolayısıyla darbe sadece bir “kesinti” değil, aynı zamanda zayıf bir demokrasi kültürünün sonucudur. Demokrasi darbeyle bozulmaz sadece; zayıf bırakıldıkça darbeye davetiye çıkarır.”

Neticede devletin inşasında merkezi şiddet araçlarını kontrol eden kurumlar belirleyicidir. Türkiye’de bu rolü uzun süre ordu üstlenmiştir. Özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte ordu, sadece bir güvenlik aygıtı değil, ulus-devlet inşasının bizzat öznesi olmuştur. Bu da Türkiye'de ordunun hem kurucu hem de koruyucu rol üstlenmesine neden olmuştur” dedi.

15 Temmuz darbe girişiminden sonraki süreçte Türkiye’nin otoriterleştiğini dile getiren Sönmez, “15 Temmuz 2016 tarihi, ilk kez bir darbe girişimi diyebileceğimiz bir kalkışmanın halkın direnişiyle başarısızlığa uğradığı bir gece olarak demokrasi tarihine geçti. Bir nevi sivil halkın zaferi diyebiliriz. Lakin sonrasındaki süreçler demokratikleşmeden çok otoriterleşmeye işaret etmektedir. Çünkü sonrasında OHAL rejimi ilan edilmiştir. Geçmiş yıllarda Doğu ve Güneydoğu illerimizde acısını çokça çektiğimiz bir rejim bu defa 2016 sonrasında yine görünür hale gelmiştir. Bundan dolayı da on binlerce kişi görevlerinden ihraç edilmiş, yüzlerce medya organı da kapatılmıştır. Ayrıca Kanun Hükmünde Kararnameler ile bir gecede yönetim biçimi değişmiş ve yargı bağımsızlığı ciddi zede almıştır. 2017 sonrasında da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş ile kuvvetler ayrımı tamamen ortadan kalkmıştır. Bundan sonra da parlamento zayıflamış, parlamenter sistem sekteye uğramış, yasama yetkisi büyük ölçüde yürütmeye devredilmiştir. Yani 15 Temmuz’un ardından demokrasiye sahip çıkma iradesi sokağa yansımış gibi görünse de bu irade kurumsal bir demokratik dönüşüme değil, daha merkeziyetçi bir sisteme evrilmiştir. Bu nedenle: Türkiye’de darbeler, demokrasinin kesintiye uğramasına evet yol açmıştır. Hemen akabinde de kendini kurumsallaştırmış ve halkın demokrasiye katılımını zayıflatmıştır. 15 Temmuz gecesi gösterilen toplumsal direnç önemliydi, ancak bu direncin sonrasında gelen sistemsel dönüşüm, katılımcı demokrasi yerine merkezileşmiş bir otoriterliğe yönelmiştir. Demokrasi, sadece seçimlerle değil; hukuk devleti, ifade özgürlüğü, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kurumların bağımsızlığıyla mümkündür. Darbeler de, bu unsurlar eksik kaldıkça ortaya çıkma eğilimindedir” diye konuştu.